25 Ağustos 2017 Cuma

İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı Ne Getiriyor? 2 – Yargılama Usulü, Kanun Yolları, Zamanaşımı


Sosyal Güvenlik Kurumuna Başvuru Zorunluluğu

  • Tasarının 4. maddesi ile, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile diğer sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan uyuşmazlıklarda, dava açılmadan önce SGK’ya başvurma şartı getiriliyor. Ancak zorunlu sigortalılık sürelerinin tespiti talepleri için bu zorunluluk aranmayacak.
  • SGK’ya karşı dava açılabilmesi için başvurunun reddedilmesi ya da reddedilmiş sayılması gerekecek.
  • Hizmet tespiti davaları SGK’ya resen ihbar edilecek. İhbar üzerine SGK, davalı işveren yanında feri müdahil olarak yer alacak ve davalı kanun yoluna başvurmasa dahi SGK kanun yollarına gidebilecek.

İş Mahkemelerinin Görevi

Tasarının 5. maddesi, iş mahkemelerinin görev alanını şu şekilde belirliyor:
  • 5953 sayılı kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı kanuna tabi gemi adamları ve İş Kanunu ile Borçlar Kanununun ikinci kısım altıncı bölümümde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi çalışanların açacağı davalar,
  • İdari para cazalarına itirazlar ile 5510 sayılı kanunun geçici 4. maddesinde sayılan uyuşmazlıklar haricinde kalan SGK ve Türkiye İş Kurumu’nun taraf olduğu, iş ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan davalar,
  • Diğer kanunlarda iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtilen uyuşmazlıklar.

Yetki

Tasarının 6. maddesi, iş mahkemelerinde açılacak davalara ilişkin yetki kurallarını belirliyor:
  • İş mahkemelerinde açılacak davalarda yetkili mahkeme, kural olarak davalının yerleşim yeri ile işin veya işlemin yapıldığı yer mahkemesi olacak. Davalıların birden fazla olması halinde herhangi birinin yerleşim yeri mahkemesi de yetkili.
  • İş kazalarından doğan tazminat davalarında yetkili mahkeme, iş kazasının veya zararın meydana geldiği yer veya zarar gören işçinin yerleşim yeri mahkemesi olacak.
  • Bu yetki hükümlerine aykırı yetki sözleşmeleri ise geçersiz sayılacak.

Yargılama Usulü ve Kanun Yolları

  • Tasarının 7. maddesi, iş mahkemelerinde basit yargılama usulünün uygulanacağını tekrar ediyor.
  • Davaların yığılması durumunda, her bir talebe ilişkin vakıalar bakımından ispat yükü ve dileler ayrı ayrı değerlendirilecek.
  • HMK’nın kanun yollarına ilişkin hükümleri, iş mahkemelerinde verilen kararlar hakkında da uygulanacak.
  • Kanun yoluna başvuru süresi, ilamın tebliği ile başlayacak.
  • İş mahkemelerinden verilerek kanun yoluna başvurulan kararlar, bölge adliye mahkemeleri ve Yargıtay tarafından ivedilikle incelenecek.

Temyiz Edilemeyen Kararlar

Tasarının 8. maddesine göre şu davalarda verilen kararlara karşı temyiz yasa yolu kapalı olacak:
  • Fesih bildirimine itiraz davalarında verilen kararlar,
  • İşveren tarafından toplu iş sözleşmesi veya işyeri düzenlemeleri uyarınca işçiye verilen disiplin cezalarının iptali için açılan davalar,
  • Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun, 24/2 ve 24/5, 34/4, 53/1 ve 71/1 maddeleri kapsamında açılan davalar,
  • Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunun 10/8 ve 14/4 maddeleri.

Fesih Bildirimine İtiraz ve Usulü

İş Kanunu’nun fesih bildirimine itiraz ve usulünü düzenleyen 20. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları değiştiriliyor. Buna göre:
  • İş sözleşmesi feshedilen işçi, bir ay içinde işe iade talebiyle arabulucuya başvurmak zorunda. Arabuluculuk müzakereleri sonunda anlaşmaya varılamaması durumunda, son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren iki hafta içinde iş mahkemesinde dava açılabileceği gibi, uyuşmazlık taraflarca özel hakeme de götürülebilecek.
  • Arabulucuya başvurmaksızın doğrudan dava açılması halinde dava usulden reddedilerek taraflara tebliğ edilecek. Kesinleşen red kararı üzerine iki hafta içinde arabulucuya başvurulabilecek.
  • Davanın seri muhakeme usulüne göre iki ay içinde, Yargıtay’da da bir ay içinde karar verileceğine ilişkin üçüncü fıkra hükmü değişiyor. Buna göre, dava ivedilikle sonuçlandırılacak. İstinaf durumunda da bölge adliye mahkemesi, ivedilikle ve kesin olarak karar verecek.

Geçersiz Sebeple Yapılan Feshin Sonuçları

İş Kanunu’nun 21. maddesine eklenen hükümler ile, geçersiz feshin sonuçları konusunda bazı yenilikler getiriliyor:
  • Mahkeme veya özel hakem, işe başlatmama tazminatı ile çalıştırılmayan süre için ödenecek ücret ve hakları belirlerken, dava tarihindeki ücreti esas alacak,
  • Arabuluculuk faaliyeti sonunda işçinin işe başlatılması konusunda anlaşmaya varılması halinde, işe başlatma tarihi, çalıştırılmayan süre için ödenecek ücret ve diğer hakların parasal miktarı ve işe başlatmama tazminatının parasal miktarının belirlenmesi zorunlu. Bunun aksi durumunda anlaşma sağlanmamış sayılarak, son tutanak buna göre düzenlenecek.
  • İşçinin kararlaştırılan tarihte işe başlamaması halinde fesih geçerli hale gelecek ve işveren sadece bunun hukuki sonuçlarından sorumlu olacak.

İşçilik Alacaklarında Zamanaşımı Süreleri

İş Kanunu’na eklenen ek madde 3 ile; yıllık izin ücreti, kıdem tazminatı, bildirimsiz fesihten kaynaklanan tazminat, kötüniyet tazminatı ve eşit davranma ilkesine uyulmaksızın fesihten kaynaklanan tazminat taleplerinde zamanaşımı 5 yıl olarak belirleniyor.
Ancak geçici madde 8 hükmüne göre yeni zamanaşımı süreleri, maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra sona eren iş iş sözleşmelerinden kaynaklanan ücret ve tazminatlar hakkında uygulanacak.
Ayrıca, maddenin yürürlüğe girmesinden öne işlemeye başlamış olan zamanaşımı süreleri, değişiklikten önceki hükümlere tabi olmaya devam edecek. Ancak, zamanaşımı süresinin henüz dolmamış kısmı 5 yıldan fazla ise, kalan süre 5 yıl olarak kabul edilecek.

Diğer Hükümler

  • İşçilerin kanundan, iş ve toplu iş sözleşmesinden doğan bireysel alacaklarına ilişkin başvuru üzerine 91/1 madde hükmü uyarınca devlet, gerekli denetleme ve teftişi yapabilecek.
  • Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda, kanun yollarındaki değişikliklere bağlı olarak bazı değişiklikler getiriliyor.

Yürürlük

Kanunun, dava şartı olarak zorunlu arabuluculuğa ilişkin 3. maddesi ile, fesih bildirimine itiraz ve usulü ve geçirsiz feshin sonuçlarına ilişkin 11. ve 12. maddeleri yayım tarihinden itibaren 3 ay, diğer hükümleri yayım tarihinde yürürlüğe girecek.

İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı Ne Getiriyor? 1 – Arabuluculuk

İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku sistemimizde çok önemli değişiklikler getiren ve 1950 tarihli 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nu yürürlükten kaldıracak olan İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı, geçtiğimiz günlerde Başbakanlık tarafından TBMM Başkanlığı’na gönderildi. Zorunlu arabuluculuk, kıdem tazminatında zamanaşımı gibi önemli değişiklikler getiren tasarının yasalaşması beklenirken, Hukuk Sokağı olarak tasarıyı inceledik. Yazı dizimizin ilk bölümünde arabuluculuğa ilişkin değişiklikleri ele aldık:

Zorunlu Arabuluculuk
  • Tasarının 3. maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenen arabuluculuk, kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabuluculuk bir dava şartı olarak belirleniyor.
  • Ancak iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat talepleri ile bunlara ilişkin rücu davalarında arabulucuya başvurmuş olma zorunluluğu yok.
  • Davacı, anlaşmaya varılamadığına dair arabulucu tutanağının aslını ya da onaylı suretini dava dilekçesine eklemek zorunda. Şayet bu yapılmamışsa mahkeme, davacıya bir haftalık kesin süre vererek, eksikliği tamamlaması aksi halde davanın reddedileceğine ilişkin ihtar gönderecek. Bu durumda dava, usulden reddedilecek. Davanın, arabulucuya başvurulmadan açıldığının anlaşılması halinde de dava, dava şartı yokluğu nedeniyle usulden redddedilecek.
  • Bu davalarda arabulucu olarak görev yapmak isteyen sicile kayıtlı arabulucular, Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından komisyon başkanlığına veya arabuluculuk bürolarına bildirilecek.
  • Başvurular karşı tarafın, karşı tarafın birden fazla olması durumunda bir tanesinin yerleşim yerindeki arabuluculuk bürosuna yapılacak. Arabuluculuk bürosu bulunmayan yerlerde başvurular, o yerde görevlendirilmiş olan yazı işleri müdürlüğüne yapılacak.
  • O başvuruda görev yapacak arabulucu, komisyon başkanlıklarına bildirilen listeden arabuluculuk bürosu tarafından belirlenecek. Ancak tarafların listede yer alan herhangi bir arabulucu üzerinde anlaşmaları halinde bu arabulucu görevlendirilecek.
  • Arabulucuya, taraflara ait iletişimi bilgileri verilecek. Bu bilgiler doğrultusunda arabulucu, tarafları bilgilendirerek ilk toplantıya davet edecek. Bilgilendirme ve davete ilişkin işlemler hakkında da tutanak tutacak.
  • Arabulucunun, görevlendirmeyi yapan büronun yetkisini dikkate alma hakkı yok. Ancak karşı taraf en geç ilk toplantıda yetki itirazında bulunabilecek. Bu durumda arabulucu, dosyayı derhal ilgili Sulh Hukuk Mahkemesine gönderilmek üzere arabuluculuk bürosuna teslim edecek. Mahkeme, dosya üzerinden inceleme yaparak yetkili büroyu kesin olarak karara bağlayacak. Yetkisizlik kararı halinde, kararın tebliğinden itibaren bir hafta içinde yetkili arabuluculuk bürosuna başvuru yapılması gerekiyor.
  • Arabulucu, başvuruyu, görevlendirildiği tarihten itibaren üç hafta içinde sonuçlandırmak zorunda. Zorunlu hallerde bu süre arabulucu tarafından bir hafta daha uzatılabilecek.
  • Arabulucu, taraflara ulaşamaması, tarafların katılmaması nedeniyle görüşme yapamaması veya görüşmeler sonunda anlaşmaya varılması ya da varılmaması durumununda arabuluculuk faaliyetini sona erdirerek son tutanağı düzenleyecek ve durumu derhal arabuluculuk bürosuna bildirecek.
  • Taraflardan birinin geçerli bir mazeret göstermeksizin ilk toplantıya katılmaması nedeniyle arabuculuk faaliyeti sona ererse, katılmayan taraf davada kısmen veya tamamen haklı çıksa dahi yargılama giderlerinin tamamından sorumlu tutulacak, bu taraf lehine vekalet ücretine hükmedilmeyecek. Toplantıya her iki tarafın da katılmaması durumunda, her birinin yaptığı yargılama giderleri kendi üzerlerinde bırakılacak.
  • Arabuluculuk faaliyeti sonunda tarafların anlaşması durumunda, arabuluculuk ücreti, aksi kararlaştırılmamışsa Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin İkinci kısmına göre taraflarca eşit şekilde karşılanacak. Bu durumda ücret, tarifenin birinci kısmında belirlenen iki saatlik ücret tutarından az olamayacak.
  • İşe iade talebiyle yapılan görüşmelerde tarafların anlaşmaları durumunda, arabulucuya ödenecek ücretin belirlenmesinde işçiye işe başlatılmaması halinde ödenecek tazminat miktarı ile çalıştırılmadığı süre için ödenecek ücret ve diğer haklarının toplamı, tarifenin ikinci kısmı uyarınca üzerinde anlaşılan miktar olarak kabul edilecek.
  • Taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması veya iki saatten az süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hallerinde iki saatlik ücret tutarı, tarifenin birinci kısmına göre hazineden ödenecek. İki saatten fazla süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları halinde ise iki saati aşan kısma ilişkin ücret, aksi kararlaştırılmamışsa, taraflarca eşit biçimde tarifenin birinci kısmına göre karşılanacak. Gerek hazineden ödenen ve gerekse taraflarca karşılanan arabuluculuk ücretleri, yargılama giderlerinden sayılacak.
  • Asıl işveren – alt işveren ilişkisinin olması durumunda işe iade talebiyle yapılan başvurularda, anlaşmanın gerçekleşebilmesi için işverenlerin arabuluculuk görüşmelerine birlikte katılmaları ve iradelerinin birbirine uygun olması aranacak.
  • Arabuluculuk bürosuna başvurudan, son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar zamanaşımı süreleri duracak ve hak düşürücü süreler işlemeyecek.
  • Arabuluculuk görüşmelerine bizzat taraflar, kanuni temsilcileri veya avukatları aracılığıyla katılabilecekler. İşverenin yazılı belgeyle yetkilendirdiği çalışanı da görüşmelerde işvereni temsil edebilecek. Ayrıca uyuşmazlığın çözümüne katkıda bulunabilecek uzman kişiler de görüşmelerde hazır bulundurulabilecek.
  • Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça arabuluculuk görüşmeleri, arabulucuyu görevlendiren büronun bağlı bulunduğu adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonunun yetki alanı içinde yürütülür.
  • 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanunda düzenlenen gazeteciler ile 854 sayılı Deniz İş Kanununda düzenlenen gemiadamı da bu arabuluculuk konusunda işçi sayılacak.
  • 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun gizliliğe ilişkin 4. maddesinin kapsamı genişletiliyor. Öneki düzenlemede taraflar gizliliğe uymakla yükümlüyken, yeni düzenleme ile görüşmelere katılan tüm kişiler için gizliliğe uyma yükümlülüğü getiriliyor.
  • Arabulucular, arabulucu ünvanına ilaveten uzmanlık alanını da kullanabilecek. (Buna ilişkin hüküm, TBMM Adalet Komisyonu’nda taslaktan çıkarıldı.)
  • Arabuluculuk reklam yasağına ilişkin 10. maddeye eklenen cümle ile, arabulucu uzmanlık alanlarının kullanılmasının yasak kapsamına alınıyor.
  • 6325 sayılı kanunun 13. maddesine eklenen fıkra ile arabuluculuk ücreti için tarafların adli yardımdan faydalanması sağlanıyor. Buna ihtiyaç duyan taraf, arabuluculuk bürosunun bulunduğu yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesi’ne adli yardım başvurusu yapabilecek.
  • Arabuluculuk Kanununun 15. maddesine eklenen 7. fıkra ile, tarafların bir çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması halinde arabulucu bir çözüm önerisi sunabilecek.
  • Arabuluculuk müzakerelerinde idareyi üst yönetici tarafından belirlenen iki üye ile hukuk birimi amiri veya onun belirleyeceği bir avukat ya da hukuk müşavirinden oluşacak bir komisyon temsil edecek. Komisyon, arabuluculuk müzakereleri sonunda gerekçeli bir rapor düzenleyerek beş yıl boyunca saklamak zorunda.
  • Komisyon üyelerinin arabuluculuk faaliyeti kapsamında yaptıkları işler ve aldıkları kararlar sebebiyle açılacak tazminat davaları, yalnızca devlet aleyhine açılabilecek. Devlet, görevi kötüye kullanma durumunda ilgili üyelere 1 yıl içinde rücu edecek.
  • Arabuluculuk Kanununun 17. maddesi de değişiyor. Buna göre, arabuluculuğun CMK gereğince uzlaşma kapsamına girmeyen bir suçla ilgili olduğunun tespit edilmesi durumunda da artık arabuluculuk görüşmeleri yapılabilecek.
  • İcra edilebilirlik şerhi vermeye yetkili mahkeme de değişiyor. Buna göre icra edilebilirlik şerhi artık arabulucunun görev yaptığı yer Sulh Hukuk Mahkemesinden alınacak.
  • İcra edilebilirlik şerhinin verilmesine ilişkin başvuru, yalnızca dosya üzerinden incelenecek.
  • İcra edilebilirlik şerhi konusundaki bir diğer önemli değişiklik de, taraflar ve avukatlarıyla birlikte arabulucunun imzaladığı anlaşma belgesi, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilam niteliğinde belge sayılacak.
  • Arabuluculuk Kanununun 18. maddesine, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşma sağlanması halinde dava açılamayacağına ilişkin fıkra ekleniyor.
  • Bir arabulucu, üç ayrı Adalet Komisyonu listesine kayıt olabilecek.
  • Arabuluculuk bürolarına ilişkin 28. maddeye ek fıkra getiriliyor. Buna göre her arabuluculuk bürosunda bir yazı işleri müdürü ile yeteri kadar personel görevlendirilecek. Arabuluculuk büroları HSYK tarafından belirlenecek Sulh Hukuk Mahkemesi hakiminin gözetim ve denetimi altında görev yapacak.
  • Arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise bu görev, Adalet Komisyonu tarafından görevlendirilecek Sulh Hukuk Mahkemesi yazı işleri müdürlüğü tarafından ilgili hakimin gözetim ve denetimi altında yürütülecek.
  • Arabuluculuk Kurulu’na yeni üyeler ekleniyor: Kendisine mensup işçi sayısı en çok olan üç işçi sendikaları konfederasyonunca seçilecek birer temsilci ve en çok işveren mensubu olan işveren sendikaları konfederasyonunca seçilecek bir temsilci.

YARGI KARARLARINDA ADI GEÇEN KİŞİLERİN RUMUZLANMADAN KİTAPTA YER ALMASI – UNUTULMA HAKKI

Özet: Mağdur davacı gerek hazırlık gerekse de yargılama sırasında cinsel saldırının nasıl gerçekleştiğini açık bir şekilde anlatmış, bu anlatımlar doğal olarak karar metnine geçirilmiştir. Karar mağdur ve sanığın ismi rumuzlanmadan 2010 yılı nisan ayında yayınlanan kitapta yer almıştır. O halde davacının isminin rumuzlanmadan kitapta yer almasının unutulma hakkını ve bunun neticesinde özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği dikkate alındığında davacı lehine manevi tazminat koşullarının gerçekleştiğinin kabulü zorunludur.

 T.C.YargıtayHukuk Genel KuruluE: 2014/4-56 K: 2015/1679 K.T.: 17.06.2015
DAVA: Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 11.04.2011 gün ve 2010/399 E. 2011/172 K. sayılı kararın incelenmesi taraflar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 08.11.2012 gün ve 2011/7193 E. 2012/16450 K. sayılı ilamı ile;
(… Dava, haksız fiil nedeni ile manevi tazminat istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, taraflarca temyiz olunmuştur
Davacı vekili, müvekkilinin cinsel taciz suçundan şikayetçi olduğu ceza davasının yapılan yargılaması sonucunda, mahkeme ilamının temyizi sonrasında Yargıtay’ca verilen kararın davalılara ait Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu adlı altı ciltlik eserde müvekkilinin ve diğer kişilerin isimlerinin açıkça yazılmak suretiyle yayınlandığını, bu durumun kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu, belirterek davalıların manevi tazminatla sorumlu tutulmalarını talep etmiştir.
Davalılar vekili, söz konusu kitapların bilimsel eser niteliğinde olduğu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında davaların davacıların ismiyle adlandırıldığı, kitabın geniş kitlelere hitap etmediği, ceza hakimleri, savcılar ve ceza avukatlarınca okunduğu, kitapta isim belirtmenin hukuka aykırı olmadığını belirterek davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece, adı geçen eserde davacı ve diğer kişilerin isimlerinin kodlanmadan açıkça yazıldığı, söz konusu olayların anlatımında açıkça isim belirtmenin kitap içeriğine bir fayda sağlamadığı gibi, davacının isminin geçtiği olayın hassasiyeti ve Türk toplum yapısı da göz önünde tutulduğunda, yurt çapında dağıtımı ve satışı yapılan bir kitapta, bu tür bir olayla davacının adının açıkça belirtilmesinin davacının kişilik haklarını zedelediği, çevresine karşı davacıyı zor duruma düşürdüğü gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Bilimsel bilgi, taşıdığı özellikler dolayısıyla fikir üretiminin en yüce değer ve biçimi olma niteliğine haizdir ve herşeyden önce, insanlığın gerçekliğe ulaşması bakımından önemli bir araç sayılır. Bu durum, bilimsel bilgi ve onu üreten araştırmacının geniş bir özgürlük alanında bulunmasını gerektirir. Bilimi serbestçe öğrenme, araştırma, yayma ve öğretme haklarını içeren bilim özgürlüğü Anayasada kişisel haklar arasında (madde 27) düzenlenmiştir. Anılan madde de herkesin bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama ve yayma ve bu konularda araştırma yapma hakkına sahip olduğu belirtilmektedir. Keza, AB Temel Haklar Bildirgesinin 13. maddesinde “sanat ve bilimsel araştırma kısıtlamaya tabi olmamalıdır. Akademik özgürlüğe saygı gösterilmelidir” ibaresine yer verilmiştir. Bu bağlamda bilimsel özgürlük, bilimsel bir etkinlikte bulunan veya böyle bir faaliyette bulunmak isteyen tüm bireylere tanınmış ve bu bireylerin kişiliğine sıkı sıkıya bağlı kalmış, öznel temel haktır.
Taşıdığı önem dolayısıyla insan hakları belgelerine giren bilim özgürlüğü, araştırma özgürlüğünü, araştırma için zorunlu araçlara ve ortama sahip olma hakkını ve bilimsel üretme özgürlüğü veya bilgilendirme ve yayın hakkını içerir. Bu çerçevede bilim adamı bilimsel metotlarını kullanarak araştırma yapma hakkına ve bu araştırmanın sonuçlarını yayma hakkına sahip olacak, kural olarak bu konularda dış bir engelle karşılaşmayacaktır. Hatta bu konularda karşılaşacağı maddi ve manevi engeller devlet tarafından ortadan kaldırılacaktır.
Düşünce özgürlüğünün bir alt kategorisi olan fakat, üretilmesindeki özel çabanın ya da emeğin doğal sonucu olarak, sıradan düşünceye göre daha sistematik ve derin sayılması gereken bilimsel eserler, kural olarak ancak kendi ilkeleri çerçevesinde sınır tanırlar ve istisnaen ancak insan yaşamına yönelen bir tehlike olasılığında kısıtlanabilirler. Bunun ötesine geçilerek yapılan sınırlamalar, toplumun bilimsel düşüncelerle buluşmasını önleyebilecek ve dolayısıyla gerçekliğe ulaşılmasını engelleyebilecektir. Bu bakımdan bilimsel özgürlük hukuki rejim ve yaptırım açısından diğer entelektüel özgürlüklere göre daha mutlak bir özgürlük rejiminden yararlanmasını gerektirir. Fakat tüm özgürlüklerde olduğu gibi bilimsel özgürlük de sınırsız değildir. Bilim özgürlüğü ile kişilerin, kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda somut olaydaki olgular itibariyle koruma altına alınmış bulunan bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerekecektir.
Davaya konu olayda; bilimsel araştırma özgürlüğü kapsamında, aleniyet kazanmış ve kamu malı haline gelmiş Yargıtay ilamı, tarafların isimleri kodlanmadan davalıların yazmış oldukları Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu adlı altı ciltlik bilimsel çalışma ürünü olan kitapta yayınlanmıştır. Adı geçen eserin bilimsel nitelikli bir çalışma olduğu, kamuya açık hale gelen Yargıtay kararının bilimsel çalışma ürünü olan kitapta olduğu gibi yer almasından dolayı yukarıda anlatılan ilkeler ğereği davalıların sorumlu tutulamayacağı, çatışan yararlar dengesinin davacı aleyhine bozulmadığı, bu olayın davacının kişilik haklarına saldırı teşkil etmeyeceği gözetilerek davanın tümden reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR: Dava, kişilik hakkına saldırı nedenine dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Davacı M.T. vekili 16/08/2010 harç tarihli dava dilekçesinde özetle; “müvekkilinin 14/11/2003 tarihinden beri İzmir Adliyesinde savcılık zabıt katibi olarak görev yaptığını, 18/07/2005 ile 11/04/2006 tarihleri arasında o dönem İzmir C. Başsavcı vekili olarak görev yapan Z. ile çalışmak için görevlendirildiğini ancak başladıktan sonra 8 ay boyunca Başsavcı vekilinin sözlü ve fiziksel taciziyle karşı karşıya kaldığını, fiziksel tacizin başlaması ve bu durumun çekilmez hale gelmesi nedeniyle davacının şikayette bulunduğunu, ailesinin ve çevresinin duymaması için çaba sarf ettiğini, Z. hakkında soruşturma açıldığını ve cezalandırıldığını, sanığın Başsavcı vekili olması nedeni ile olayların o dönem için basında yer aldığını, davacının bu olayları unutmaya başladığı bir dönemde Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı ve tetkik hakimleri olan davalıların Nisan 2010 tarihinde yorumlu-uygulamalı Türk Ceza Kanunu adlı altı ciltlik eser yayınladıklarını, örnek Yargıtay kararlarının başladığı 3262 nolu sayfa ve devamındaki sayfalarda davacının başına gelen olayların, tüm aktörlerin isimlerinin açıkça yazılmak suretiyle ve olayın tamamının açık bir şekilde anlatıldığını, davacı tarafından bu durumun öğrenilmesiyle davacının tekrar psikolojik bunalıma girdiğini, bütün kötü olayları tekrar yaşamak zorunda kaldığını, adliyede çalışması nedeniyle bu olayın davacının çevresinde, savcı ve avukatlar tarafından duyulduğunu, müvekkilinin zor da olsa saklayabildiği bir olayın kamuoyuna duyurulduğunu, iffetinin tartışılır hale geldiğini, bir genç kızın hayalleri ve geleceğinin kararmış olduğunu, eserin bir defa yararlanılacak bir eser olmadığını, uzun yıllar boyunca yaygın kitlelerce okunacak nitelikte bulunduğunu belirterek tüm bu nedenlerle davacının isminin geçtiği söz konusu ciltlerin toplatılmasını, 50.000,00 TL manevi tazminatın davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalılar O.Y., H.T.G., M.A. ve A… Ltd. Şti. vekili 11.10.2010 havale tarihli cevap dilekçesinde özetle; “Söz konusu kitapların bilimsel eser niteliğinde olduğunu, bilimsel eser niteliğinde olan kitaplarda fail ve mağdur adının olmasının hukuka aykırı olmadığını, ceza hukukundaki kitaplarının kaynağının yargısal kararlar olduğunu, geniş kitlelere hitap etmediğini, ceza hakimleri, savcılar ve ceza avukatlarınca okunduğunu, kitapta isim belirtmenin hukuka aykırı olmadığını, eserde adı geçen kişilerle ilgili vakıalar daha önce yargı konusu olduğu için ilgili mahkemelerin bulunduğu yerlerdeki kişiler tarafından duyulup öğrenildiğini, bu nedenle sözü edilen vakıaların ilk defa dava konusu eserde gündeme getirilmediğini, AİHM kararlarının ve Anayasa Mahkemesi kararlarının da isimler çıkarılmadan yayınlandığını, 2011 yılının başından itibaren UYAP sisteminde bulunan kararlardaki kişisel veriler rumuzlanmadan hakim ve savcının kullanımına açıldığını, dava konusu kararın son bölümünde rumuzlama yapılmış ise de ilk bölümünde yapılmamasının dizgi hatası olduğunu, olayın üzerine adliyeye gelen müfettişin yaptığı soruşturma sırasında tüm adliyenin olayı öğrendiğini ve olayın basına da yansıdığını, yine davacının ileri sürdüğü hususların daha sonra düzeltildiğini ve düzeltilmiş bir nüshasının davacı vekilini sunulduğunu bu nedenle kitabın toplatılmasına gerek olmadığını istenen tazminatın fahiş olduğunu savunarak” davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemece, davanın kısmen kabulüne dair verilen kararın taraflarca temyiz edilmesi üzerine yukarıda başlık bölümde yazılan Yargıtay ilamı ile bozulmuş, karar düzeltme istemi oyçokluğu ile reddedilmiş, mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilerek direnilmiş; hükmü davalılar vekili temyize getirmiştir.
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalılar O.Y., H. ve M.A. tarafından yayına hazırlanan ve davalılardan A… Ltd. Şti. tarafından basılan eserde yer alan kararda, davalının isminin rumuzlanmadan ve rızası alınmadan açık bir şekilde yazılmasının kişilik hakkında saldırı oluşturup oluşturmayacağı noktasında toplanmaktadır.
İşin esasına girilmeden önce davacıya ait 13.01.2014 tarihli dilekçenin temyiz harcının tahsil edilip edilmediğinin belirlenmesi için dosyanın mahkemesine geri çevrilmesinin gerekip gerekmediği ön sorun olarak tartışılmış, şu sonuca varılmıştır:
Davacı vekiline gerekçeli karar 09.12.2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. 15 günlük yasal temyiz süresi geçtikten sonra davacı vekili tarafından mahkemeye verilmiş bir dilekçe olmamasına rağmen 25.12.2013 (Çarşamba) tarihinde yazı işleri müdürü tarafından davacıdan temyiz harcı tahsil edilmesi için müzekkere yazılmıştır. Ancak temyiz harcının tahsiline dair tahsilât makbuzu dosya içinde bulunmamaktadır. Bir diğer deyişle süresi içinde harcı yatırılmış davacıya ait bir temyiz dilekçesi dosya içinde bulunmamaktadır. Davalılara ait temyiz dilekçesi ise 30.12.2013 tarihinde davacı vekiline tebliğ edilmiştir. 10 günlük yasal karşı temyiz süresi 09.01.2014 (Perşembe) sona erdikten sonra davacı vekili (dilekçe tarihi: 13.01.2014 pazartesi havale tarihi 13.01.2014) temyize cevap dilekçesi vermiş direnme kararının onanmasını; az olan miktar yönünden dosyanın incelenmek üzere Yargıtay 4. Hukuk Dairesine gönderilmesi istenilmiştir. Bu nedenle davacının hem asıl hem de karşı temyiz süresini geçirdikten sonra verdiği dilekçe nedeni ile dosyanın geri çevrilmesine gerek olmadığı oybirliği ile kabul edilmiştir.
İşin esasına gelince; uyuşmazlığın çözümünde etkili yasal mevzuata bakılacak olursa;
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ilgili maddeleri;
Özel ve aile hayatına saygı hakkı
1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla .öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, .düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.
şeklindedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilgili maddeleri;
“IX. Bilim ve sanat hürriyeti
Madde 27 – Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.
…”
“A. Özel hayatın gizliliği
Madde 20 – Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. (Üçüncü cümle mülga: 3/10/2001-4709/5 md.)
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/2 md.) Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.”
şeklindedir.
Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddeleri;
“II. Saldırıya karşı
1. İlke
Madde 24- Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
şeklindedir.
Önümüze gelen sorunun temelinde unutulma hakkı ve bunun sonucu olan kişisel verilerin ve kişilik hakkının korunması ile bilim ve sanat hürriyetinin birbiri karşısında sınırlarının belirlenmesi yatmaktadır. Sorunun çözümünde dikkat edilmesi gereken husus, bilim ve sanat özgürlüğü ile bireyin temel hakları arasında adil bir dengenin kurulmasıdır.
Kişisel veri belli veya belirlenebilir olan gerçek veya tüzel bir kişiye ilişkin her türlü bilgiyi ifade eder. Avrupa Birliği’nin 95/46/EC sayılı Bireylerin Kişisel Verilerinin İşlenmesi ve Serbestçe Dolaşımı Karşısında Korunmasına İlişkin Direktif’in 2/a ve Kişisel Nitelikteki Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Şahısların Korunmasına Dair 108 sayılı Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin 2(a) maddelerinde benzer tanımlama yer almaktadır.
Kişisel verilerin korunması insan haklarıyla yakından ilişkilidir. Çünkü kişisel verilerin açıklanması öncelikle özel hayatın gizliliğini ihlal edilebileceği gibi bir takım diğer bağlantılı hakları da zarar görebilir.
AİHS’de kişisel verilerle ilgili bir hüküm yoktur. Ancak mahkeme konuyla ilgili kararlarında kişisel veri içeriğini doldurmuştur. Hemen ifade edilmesi gerekir ki kişisel verinin sayısal olarak sınırlandırılması mümkün değildir. Ancak içtihatlar ve akademik yayınlar dikkate alındığında bireyin kimliğini ortaya çıkartan, bir kişiyi belirli kılan ve karakterize eden kişinin kimlik, ekonomik ve dijital bilgileri, tabiiyeti, kanaatleri, ırk, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep veya diğer inançları, dernek, vakıf ve sendika üyeliği, sağlık bilgileri, fotoğrafları, parmak izi, sağlık verileri, telefon mesajları, telefon rehberi, sosyal paylaşım sitelerinde yazdığı veya paylaştığı yazı, fotoğraf, ses veya görüntü kayıtları kişisel verileri olarak kabul edilebilir.
Kişisel verilerin korunması, çağımızda, insan hakları kavramı ve korunması bilincinin gittikçe gelişmesine paralel olarak önemini artırmaktadır. Kişisel verilerin korunması hakkının temel amacı, bireyin özel yaşamının gizliliğinin güvence altına alınması yoluyla kişiyi korumaktır. Bilgi toplumunda giderek oldukça önemli bir konu haline gelen kişisel verilerin korunması hakkı, bireyin, demokratik bir hukuk devletinde özgür iradesiyle kendi yaşamını bizzat düzenleyebilmesinin bir gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer taraftan bireyin kişiliğini serbestçe geliştirmesi, kişiliğinin korunması ve özgür bireylerden oluşan bir toplum düzeninin oluşturulması, ancak bireyin kişisel verilerine ilişkin hakkının korunmasıyla mümkündür. Bu hak yukarıda ifade edildiği üzere TC Anayasası’nın 20/2 maddesinde açık bir şekilde düzenlenmiştir.
Unutulma hakkına gelince; unutulma hakkı ve bununla ilişkili olan gerektiği ölçüde ve en kısa süreliğine kişisel verilerin depolanması veya tutulması konuları, aslında kişisel verilerin korunması hakkının çatısını oluşturmaktadır. Her iki hakkın temelinde bireyin kişisel verileri üzerinde serbestçe tasarruf edebilmesini, geçmişin engeline takılmaksızın geleceğe yönelik plan yapabilmesini, kişisel verilerin kişi aleyhine kullanılmasının engellenmesini sağlamak yatmaktadır. Unutulma hakkı ile geçmişinde kendi iradesi ile veya üçüncü kişinin neden olduğu bir olay nedeni ile kişinin geleceğinin olumsuz bir şekilde etkilenmesinin engellenmesi sağlanmaktadır. Bireyin geçmişinde yaşadığı olumsuz etkilerden kurtularak geleceğini şekillendirebilmesi bireyin yararına olduğu gibi toplumun kalitesinin gelişmişlik seviyesinin yükselmesine etkisi de tartışılmazdır.
Unutulma hakkı; üstün bir kamu yararı olmadığı sürece, dijital hafızada yer alan geçmişte yaşanılan olumsuz olayların bir süre sonra unutulmasını, başkalarının bilmesini istemediği kişisel verilerin silinmesini ve yayılmasının önlemesini isteme hakkı olarak ifade edilebilir.
Bu hak bir yandan kişiye “geçmişini kontrol etme”, “belirli hususların geçmişinden silinmesini ve hatırlanmamayı isteme hakkı” sağladığı gibi, diğer yandan muhataplarına kişi hakkındaki bir kısım bilgilerin üçüncü kişilerin kullanmamasını veya üçüncü kişilerin hatırlamamasına yönelik önlenmeleri alma yükümlülüğü yükler. Bu hakkın; bireylerin fotoğraf, internet günlüğü gibi kendileri hakkındaki içerikleri silmek için üçüncü şahısları zorlamayı içermesinin yanında geçmişteki cezalarına ilişkin bilgilerin veya haklarında olumsuz yorumlara neden olabilecek bilgi ve fotoğraflarının kaldırılmasını isteme hakkını tanıdığı kabul edilmektedir. Diğer taraftan bu hak, bireyin geçmişindeki belirli yönlerinin mümkün olmayacak biçimde hatırlanmaması için önlemler alınmasını gerektirmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 8. maddesinde yer alan özel yaşama saygı hakkı altında korunan “mahremiyet hakkı”nın, bireyin kendisi hakkındaki bilgileri kontrol edebilmesi şeklindeki hukuki çıkarlarını da içerdiği ifade edilmektedir. Zira bireyin kendisine ait herhangi bir bilginin, kendi rızası olmaksızın açıklanmaması, yayılmaması ve bu bilgilere başkalarının ulaşamaması kısacası kişisel verilerinin mahrem kalması konusunda hukuki menfaati bulunmaktadır. ( Gülay Arslan Öncü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Özel Yaşamın Korunması, Beta Yayınları, İstanbul 2011, s.182)
Kişiye unutulma hakkının sağlanması ile birlikte özel hayatının gizliliği korunmuş olacaktır.
Somut olaya bu kapsamda bakıldığında; davacı, kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanarak, müteselsilen cinsel saldırı suçunun mağdurudur. 2006 yılında gerçekleşen eylem tarihinde davacı bekâr olup maruz kaldığı eylem geleceği açısından etkilidir. Yapılan yargılama sonunda kamu görevlisi olan sanık ceza almıştır. Temyiz istemi üzerine yapılan inceleme sonunda ise hüküm 2009 yılında onanmıştır. Mağdur davacı gerek hazırlık gerekse de yargılama sırasında cinsel saldırının nasıl gerçekleştiğini açık bir şekilde anlatmış, bu anlatımlar doğal olarak karar metnine geçirilmiştir. Karar mağdur ve sanığın ismi rumuzlanmadan 2010 yılı nisan ayında yayınlanan kitapta yer almıştır.
Hemen ifade edilmelidir ki; davacının rızası dışında bir kitapta geçen ismi kişisel veri niteliğindedir.
Ayrıca şunun da ifade edilmesi gereklidir ki; unutulma hakkı tanımlarına bakıldığında her ne kadar dijital veriler için düzenlenmiş ise de, bu hakkın özellikleri ve bu hakkın insan haklarıyla arasındaki ilişkisi dikkate alındığında; yalnızca dijital ortamdaki kişisel veriler için değil, kamunun kolayca ulaşabileceği yerde tutulan kişisel verilere yönelik olarak da kabul edilmesi gerektiği açıktır.
Davacı, geçmişte yaşadığı kötü bir olayın toplum hafızasından silinmesini istemektedir. Unutulma hakkı ile geçmişindeki yaşanan talihsiz bir olayın unutularak geleceğini serbestçe şekillendirmek, diğer bir deyişle hayatında, yeni bir sayfa açma olanağı istemektedir. Kaldı ki, davacı da yargılama sırasında verdiği dilekçelerinde bu istem üzerinde ısrarla durmuştur. Davacı unutulma hakkı ile özel hayatına ilişkin kişisel verilerinin üçüncü kişiler tarafından bilinmemesini, aradan geçen süre nedeniyle toplum hafızasından silinmesini istemektedir.
Bu bağlamda değerlendirildiğinde; 4 yıl önce gerçekleşen bir olayın mağduru olan kişinin adının açık bir şekilde yazılarak kitapta yer alması halinde unutulma hakkının bunun sonucunda da davacının özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiği kabul edilmelidir. Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın “Google Kararı”nda açıkladığı gibi ilgili verinin kamu hayatında oynadığı önemli rol ve halkın ilgili veriye yönelik yoğun ilgisi şeklinde, üstün bir kamu yararını ortaya koyan özel sebepler bulunmadığına göre bilimsel esere alınan kararda kişisel veriler açık bir şekilde yer almamalıdır.
Görüşmeler sırasında azınlıkta kalan üyeler mahkeme kararlarında yer alan isimlerin rumuzlanmasına gerek olmadığını, yargılamanın istisnalar haricinde açık bir şekilde yapıldığını hükmün alenen tefhim edildiğini, bu nedenle özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmediğini savunmuşlar ise bu görüş “sorunun mahkeme kararlarında isimlerin rumuzlanmadan yer alması değil, kararların kitaba alınması sırasında rumuzlanması gerekip gerekmediği sorunu olduğu” gerekçesi ile kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.
O halde davacının isminin rumuzlanmadan kitapta yer almasının unutulma hakkını ve bunun neticesinde özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği dikkate alındığında davacı lehine manevi tazminat koşullarının gerçekleştiğinin kabulü zorunludur.
Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
SONUÇ: Yukarıda yazılı gerekçelerle yerel mahkemenin direnme kararı yerinde bulunduğundan tazminat miktarı yönünden mahkemenin kurduğu hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 17.06.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

İşçilik Alacakları UYAP Üzerinden Hesaplanacak

İşçilik alacaklarına ilişkin davalarda yeni bir dönem başlıyor. İşçilik alacaklarının (kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti, fazla mesai ücreti, haftasonu ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti) UYAP ekranları üzerinden hesaplanabilmesi için teknik altyapının yayında olduğu duyuruldu.
UYAP Avukat Portal’da yapılan duyuruya göre, hakim, yazı işleri müdürü ve katip ekranlarına 13.01.2017 tarihi itibariyle entegre edilen İşçilik Alacakları Hesap Tablosu / Sistem Raporu uygulaması ile işçilik alacakları, Yargıtay içtihatları doğrultusunda bilirkişi incelemesine gönderilmeden hazırlanabilecek.

Avukat Portal duyurusu
Uygulamanın nasıl olacağını hep birlikte göreceğiz. Yeni sistemle uygulamada karşılaşan meslektaşlarımız varsa, sayfanın altındaki yorum kısmıyla deneyimlerini paylaşabilirler.

17 Ağustos 2017 Perşembe

Şirketlere Web Sitesi ve Marka Tescili Zorunluluğu Getirildi




İş dünyasını yakından ilgilendiren ve bir süre önce uygulamaya konulan yeni 'Türk Ticaret Kanunu' ile birlikte tüm şirketlerin web sitesi kurması ve marka tescilinde bulunması zorunlu hale getirildi. Marka ve Patent Uzmanı Murat Altındere, “Sadece web sitesi kurmak yetmiyor ayrıca içeriği yasanın aradığı şartlara uygun hale getirmek de gerekiyor” dedi.
Marka ve Patent Uzmanı Murat Altındere, iş dünyasını yakından ilgilendiren ve bir süre önce uygulamaya konulan yeni 'Türk Ticaret Kanunu' ile birlikte artık tüm şirketlerin web sitesi kurma ve marka tescilinde bulunmasının zorunlu hale getirildiğini söyledi.
Aynı zamanda da avukat olan Altındere, 'Türk Ticaret Kanunu'nun neleri zorunlu hale getirdiğiyle ilgili olarak açıklamalarda bulundu. 14 Şubat 2011 tarihi itibariyle Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren kanunla birlikte iş dünyasında oldukça önemli değişikliklere gidildiğini vurgulayan Altındere, sermaye şirketleri için elektronik işlemler ve bilgi toplumu hizmetlerine yönelik önemli ve yaptırım getiren düzenlemelere yer verildiğini anlattı. Türk Ticaret Kanunu'nun 'internet sitesi' kenar başlıklı 1524. maddenin ilk fıkrasında; “Her sermaye şirketinin, bir internet sitesi açmaya mecbur olduğu” ifadesinin yer aldığına dikkat çeken Altındere, buna göre anonim, limited ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerin bir internet sitesi açmaları gerektiğini kaydetti.

İnternet sitesi zorunluluğunun, söz konusu kanunun yürürlük tarihinden itibaren bir yıl sonra yürürlüğe gireceğini ifade eden Altındere, “Kanunun 1524. maddesinde öngörülen internet sitesini kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren 3 ay içinde oluşturmayan veya internet sitesi mevcut ise aynı süre içinde internet sitesinin bir bölümünü bilgi toplumu hizmetlerine özgülemeyen anonim şirket yönetim kurulu üyeleri, limited şirket müdürleri ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirkette yönetici olan komandite ortaklar 6 aya kadar hapis ve 100 günden 300 yüz güne kadar da adli para cezası verilecek” dedi.
Yine aynı maddeye göre internet sitesine konulması gereken içeriği usulüne uygun bir şekilde koymayanlara da 3 aya kadar hapis ve 100 güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılacağını açıklayan Altındere, kanuna göre sadece web sitesi kurmanın yeterli olmadığını, ayrıca içeriğinin de belirtilen şartlara uygun hale getirilmesi gerektiğini söyledi. Türkiye'de alan adı verme konusunda yetkili ODTÜ bünyesindeki 'Nic.tr' verilerine de dikkat çeken Murat Altındere, 2011 yılı Ocak ayı sonu itibariyle Türkiye genelinde toplam 164 bin 238 'com.tr' uzantılı alan, bin 74 'net.tr' uzantılı alan adı bulunduğu bilgisini de verdi.
Marka ve patent tescili konusunda Türkiye'deki tek yetkili kuruluşun; Türk Patent Enstitüsü olduğunu hatırlatan Altındere, bu kurumun verilerine göre de 2010 yılı itibariyle ortalama 250 bin şirketin marka tescili ve başvurusu olduğunu dile getirdi. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) verilerine işaret eden Altındere, buna göre ülke genelindeki oda ve borsalara çeşitli büyüklüklerde ve bütün sektörlerden bir milyon 250 binin üzerinde firma kayıtlı olduğunu vurguladı.
Altındere, “Hali hazırda ise sadece 250 bin şirketin web sitesi ve buna bağlı marka tescili söz konusu. Böylelikle bir milyon şirketin web sitesi ve marka tescili bulunmuyor ve bu kadar sayıda şirketin yeni yasaya göre web sitesi kurması ve bunun için de markasını Türk Patent Enstitüsü nezdinde tescil ettirmesi gerekiyor. Marka tescili zorunluluğu da, web sitesi kuruluşunda şirketlerden istenen ilk belgelerin başında marka tescil evrakı olmasından kaynaklanıyor. Şirket yöneticileri açısından hapis cezası yaptırımı dahi getiren bu yeni düzenlemeler konusunda işin uzmanları ile kapsamlı bir inceleme ve uyarlama sürecine girmek kaçınılmaz olmuştur” ifadesini kullandı.

pratikhaber

HUDER Mersin Şube Başkan Yardımcısı Altındere:


Hukuki Araştırmalar Derneği (HUDER) Mersin Şube Başkan Yardımcısı Murat Altındere, "HUDER Mersin olarak incelemiş olduğumuz anayasa değişiklik paketine, hukukçu gözüyle bakarak, hukukçu kimliğimizle 16 Nisan'daki referandumda 'evet' oyu vereceğiz." dedi.

Altındere, Şube Başkanı Kürşat Doğan ve dernek yöneticisi Hibe Gökalp ile dernek binasında düzenlediği basın toplantısında, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle güçlenen millet iradesinin egemen kılınmasından yana olduklarını söyledi.
Demokrasinin teminat altına alınması ve milletin himayesine verilmesini istediklerini belirten Altındere, şöyle konuştu:
"15 Temmuz sürecini ve tankların bir kez daha sokaklarda gezmemesi ve bize halkımıza ait olan uçakların bir kez daha bizlere ateş etmemesi için, son dönemde görevleri meslektaşlarınının haklarını ve menfaatlerini korumak olan ve bağımsız ve tarafsız olmaları gerekirken tarafgir davranarak sözde tüm avukatları temsil ettiğini beyan eden bazı barolar ve barolar birliğinin aksine HUDER Mersin olarak incelemiş olduğumuz anayasa değişiklik paketine, hukukçu gözüyle bakarak, hukukçu kimliğimizle 16 Nisan'daki referandumda 'evet' oyu vereceğiz."
Kürşat Doğan ise, dernekle ilgili yaptığı bilgilendirmede, 1 yıldır faaliyet gösterdiklerini söyledi.
Derneğin amacı hakkında da konuşan Doğan, "Amacımız, bir dernek olarak teşkilatlanmasını işaret eden iradelerin, önderlerinin niyet ve inançlarından asla ödün vermeden, milletimizin milli değerlerinden hasıl olmuş ilke ve değerleri savunmak, üyelerinin sosyal ve mesleki sahada yardımlaşma ve dayanışmalarını sağlamak, mesleki bilgi, gelenek ve kültürlerini artırmak ve genel anlamda sağlıklı ve istikrarlı bir hukuk düzenini temin etmektir." ifadelerini kullandı.




AA